Sorular Değiştiğinde Oyun Alanı Değişir
Bazen bizi sınırlayan şey, içinde bulunduğumuz koşullar değildir.
Kendimize sorduğumuz sorulardır.
Çünkü içsel diyaloğumuzda kullandığımız her soru, dikkatimizi belirli bir yöne çevirir. Dikkatimizin yönü değiştiğinde ise gördüğümüz gerçeklik de değişmeye başlar.
Kendinize şu iki soruyu sorduğunuzu düşünün:
Yeterince iyi miyim?
Yeteneklerim yeterli mi?
Bir an durun.
Bu sorular size ne hissettiriyor?
Muhtemelen zihniniz hemen bir değerlendirme yapmaya başlıyor. Eksikleri arıyor. Geçmişte yapamadıklarınızı hatırlıyor. Kendinizi başkalarıyla kıyaslıyor.
Çünkü bu soruların ortak bir özelliği var:
Cevapları neredeyse yalnızca “evet” ya da “hayır” olabilir.
Ve çoğu zaman zihnimiz, “evet” demeden önce bizi uzun bir sorgulama odasına alır.
Şimdi aynı alana farklı sorularla bakalım:
Hangi alanlarda daha iyiyim?
Beni diğerlerinden ayıran güçlü yanlarım neler?
Beni daha ileriye taşıyacak gelişim alanlarım hangileri?
Bir kez daha durun.
Şimdi nasıl hissediyorsunuz?
Sorunlar ortadan kalkmadı. Yetenekleriniz bir anda değişmedi. Koşullarınız da aynı.
Ama bir şey değişti:
Oyun alanınız genişledi.
Çünkü artık kendinizi yargılamıyorsunuz; kendinizi keşfetmeye başlıyorsunuz.
İlk sorular sizi bir sonuca zorlarken ikinci sorular sizi bir araştırmaya davet ediyor.
Merak ortaya çıkıyor.
Seçenekler görünür hale geliyor.
Hareket alanı genişliyor.
Ve tam da bu nedenle bakış açımız, problemler karşısında bizi çözüme yaklaştırabileceği gibi aynı yerde tutabilir de.
Aynı Gerçeklik, İki Farklı Dünya
Bu konuda anlatılan klasik bir hikâye vardır.
İki ayakkabı satıcısı, pazar araştırması yapmak üzere Afrika’nın uzak bir bölgesine gönderilir.
İkisi de aynı yere gider.
İkisi de aynı insanları görür.
İkisi de aynı gerçekle karşılaşır:
Kimse ayakkabı giymemektedir.
Birinci satıcının raporu şöyledir:
“Burada kimse ayakkabı kullanmıyor. Maalesef pazar yok.”
İkinci satıcının raporu ise bambaşkadır:
“Burada kimsenin ayakkabısı yok. İnanılmaz bir pazar var!”
Gerçeklik değişmemiştir.
Değişen, gerçekliğe bakılan yerdir.
Birinin gördüğü şey engeldir.
Diğerinin gördüğü şey olasılık.
Birinin zihni şu soruyu sorar:
“Burada neden satış yapamayız?”
Diğerinin zihni ise:
“Burada nasıl bir fırsat yaratabiliriz?”
Belki de problem ve çözüm çoğu zaman aynı anda önümüzdedir.
Hangisini göreceğimizi ise bakış açımız belirler.
Yetenekler, Problemlerle Karşılaştığında Değer Kazanır
Yeteneklerinizi yalnızca “Nelerde iyiyim?” sorusuyla keşfetmek yetmez.
Daha güçlü soru şudur:
“İyi olduğum şeyi hangi problemi çözmek için kullanabilirim?”
Çünkü bir yeteneğin gerçek değeri, bir ihtiyaçla buluştuğunda ortaya çıkar.
Leonardo da Vinci’nin yaklaşık beş buçuk asır önce yaptığı da tam olarak buydu.
1480’lerin başında Milano Dükü Ludovico Sforza’ya yazdığı ünlü mektupta Leonardo kendisini yalnızca bir ressam olarak tanıtmadı.
Karşısındaki kişinin problemlerini düşündü.
Ve yeteneklerini bu problemlerin çözümleri üzerinden anlattı.
Mektubunun yaklaşımı kabaca şöyleydi:
“Size sahip olduğum yeteneklerden söz etmek istiyorum; fakat daha önemlisi, bu yeteneklerle sizin karşılaştığınız sorunlara nasıl çözüm üretebileceğimi göstermek istiyorum.”
Ardından yapabileceklerini sıraladı:
Hafif, güçlü ve kolay taşınabilecek köprüler tasarlayabileceğini söyledi.
Bir kuşatma sırasında hendeklerdeki suyun nasıl kesilebileceğini, merdivenlerin ve çeşitli savaş araçlarının nasıl yapılabileceğini anlattı.
Deniz savaşlarında kullanılabilecek dayanıklı gemiler için planları olduğunu belirtti.
Gerektiğinde nehirlerin altından bile geçebilecek sessiz tüneller ve geçitler açmanın yöntemlerini bildiğini söyledi.
Ve bütün bunların ardından neredeyse küçük bir ek bilgi verircesine şunu da söyledi:
Mermer, bronz ve kil ile heykel yapabilir; resim konusunda da diğer sanatçılarla rekabet edebilirdi.
Bugün Leonardo’yu öncelikle sanatçı kimliğiyle hatırlıyoruz.
Fakat o mektupta yaptığı şey yalnızca yeteneklerini sıralamak değildi.
Yeteneklerini, karşısındaki insanın problemleriyle ilişkilendiriyordu.
Bu ayrım bugün kariyerimiz açısından da son derece önemli.
Mesele yalnızca:
“Ben ne yapabiliyorum?”
değildir.
Asıl soru şudur:
“Yapabildiğim şey, hangi probleme değerli bir çözüm üretiyor?”
Bazen Rotayı Değiştirmek Gerekir
Bir alanda iyi olmamak, yeteneksiz olduğunuz anlamına gelmez.
Bazen yalnızca yanlış oyunu oynuyorsunuzdur.
Ve gelişimin en önemli becerilerinden biri, gerektiğinde oyunu değiştirebilmektir.
José Mourinho’nun hikâyesi bunun iyi örneklerinden biridir.
Profesyonel futbolculukta büyük bir yıldız olamayacağını fark ettiğinde futboldan vazgeçmedi.
Futboldaki yerini yeniden tanımladı.
Oyuncu olmak yerine oyunu anlamaya, analiz etmeye ve yönetmeye yöneldi.
Zamanla dünyanın en tanınmış futbol teknik direktörlerinden biri haline geldi.
Buradaki mesele Mourinho olmak değildir.
Mesele şu soruyu sorabilmektir:
“Başarılı olmak istediğim alan yalnızca bu mu, yoksa güçlü yanlarımı kullanabileceğim başka bir pozisyon var mı?”
Bazen gelişmek gerekir.
Bazen daha fazla çalışmak.
Bazen sabretmek.
Ama bazen yapılması gereken şey çok daha farklıdır:
Rotayı değiştirmek.
Hata Yapmaya Açık Olun
Yeni bir oyun alanına girdiğinizde hata yaparsınız.
Bu kaçınılmazdır.
Önemli olan hatasız olmak değil, hangi hataların öğrenmeye değer olduğunu ayırt edebilmektir.
Öğrenme fırsatının, hata maliyetinden daha büyük olduğu hatalara alan açın.
Çünkü gelişim çoğu zaman başarılı olduğumuz anlarda değil, beklentimizle gerçeklik arasındaki farkı gördüğümüz anlarda hızlanır.
Buckminster Fuller’a atfedilen güçlü bir ifade bunu iyi anlatır:
“Hata diye bir şey yoktur; yalnızca beklenmeyen sonuçlar vardır.”
Belki de gelişim için daha verimli soru:
“Nerede hata yaptım?”
değil,
“Bu sonuç bana ne öğretiyor?”
sorusudur.
Çünkü birincisi geçmişi yargılar.
İkincisi geleceği açar.
Sorularınızı Değiştirin
Kendinize sorduğunuz soruların diline dikkat edin.
“Yeterli miyim?” yerine:
“Nerede güçlüyüm?”
“Bunu yapabilir miyim?” yerine:
“Bunu yapabilmek için neye ihtiyacım var?”
“Neden olmuyor?” yerine:
“Ne farklı olursa mümkün hale gelir?”
“Eksik olan ne?” yerine:
“Elimde şu anda hangi kaynaklar var?”
Ve belki de en önemlisi:
“Benim yeteneklerim hangi problemi çözebilir?”
Sorular değiştiğinde bakış açısı değişir.
Bakış açısı değiştiğinde seçenekler değişir.
Seçenekler değiştiğinde davranış değişir.
Ve davranış değiştiğinde sonuçların da değişme ihtimali ortaya çıkar.
Bu nedenle yeteneklerinizi keşfedin.
Onları yalnızca sahip olduğunuz özellikler olarak görmeyin.
Onları problemlere dokunan, değer üreten ve yeni olasılıklar yaratan araçlara dönüştürün.
Gerektiğinde gelişin.
Gerektiğinde hata yapın.
Gerektiğinde rotanızı değiştirin.
Ama her şeyden önce, kendinize hangi soruyu sorduğunuza dikkat edin.
Çünkü bazen önümüzdeki dünyanın büyüklüğünü belirleyen şey, sahip olduğumuz cevaplar değil;
sormaya cesaret ettiğimiz sorulardır.
Can Deniz Timur PCC, MBA


